17 Aralık 2009 Perşembe

love me tendıring


abbovvv diyorum sevgili günlük..


şimdi tendıring var cumartesi gecesi. bildiğin koyun etinden yapılma yiyecekle anılan bi gece ama ben gugıl kurbanı olmak ve okuldaki istenmeyen tüylerin blogumu okumasını istemediğimden mütevellit tendıring diye anacağım bu geceyi. şimdi tendıring gecesi beni kasıyo abicim. niye çünkü ben zaten gayet sosyal fobik bi insanım ama bu noktada onu geçiyorum, kasmamın asıl nedeni benim hocaları zerhoş görmek istememem. yahu ben buraya bilim yapmaya geldik sandıydım. bu kadar çok gecesi, eğlencesi olan başka bi mekan var mıdır vallaha bilmiyorum. herşeyi geçtim sarhoş görmek istemiyorum yafu onnarı. hayır böyle hocan olur, içince maltepe cızırtısı kazanmış sesiyle can yücel şiirleri okumaya başlar, yine her cümlesinin içinde hayata dair öğrenmem gereken bişey barındırır da ben gözünün içine bakarım, içse de coşsak eğlensek diye. ama bizimkiler, son deneyimime dayanarak, "benim evde kolombiya kahvesi var", "japonya'da hep kadınlar bana baktı çünkü sert içkilerden ardı ardına içtiydim", "ben öyle muhteşem bi adamımki evime ayakkabıyla girilir"den öte cümleye geçemiyolar. vallaha da yaşanmış üç cümle bunlar ki son cümlede bir şeker hocayla dumur olup birbirimize bakıp gülmemek için zor tutmuştuk kendimizi. (belki o ideal bir tırtıklı sesiyle içince mutteşem aforizma attıran hoca olabilir ama bunun için henüz çok genç ve yakışıklı, malum böyle bir adamın çirkin karizmatiği olması gerekiyo) sarhoş olmayıp sadece çakırkeyf kalan erkek hocaların muhabbeti de eşlerinden şikayet etmekten ve ahhh ah bi karıyı boşasak ortalığı duman ederdik zihniyetinden bir adım ötede değil..
yazık lan. aslında ne kadar mutsuzlar..

08 Aralık 2009 Salı

vakit doldurma


off çok yalnızım lan günlük. öğle yimeene gideceğim bir arkadaşım bile yok burda. üstelik yavaş yavaş tezim boka saracakmış gibi hissediyorum. hayır bu h.u. benim yol göstericim değil mi niye göstermediği yolların hesabını istiyo benden anlamış değilim. bi yandan da millet habire doğuruyo. bu okuldaki kadınların % ellisi ya hamiledir ya da yeni doğum yapmıştır. valla bak. tuttum istatistiği gözümle. onları doğurmuş görünce kendi doğurma gerekliliğimi, değişecek hayatımı vs. düşünüyorum. ulen ben başım ağrıyınca bile bunalıma giriyorum nası doğum yapcam anlamış değilim. ama belki doğursam bebeğim benimle yemeğe gelir di mi günlük. bence insanların bebek yapma motivasyonları zaten burada saklı. yalnız kalma ihtimali uzaklarda kalmayıp görüş alanına girince hoop çocuk doğurası geliyo milletin. şimdi bi bebeğim olsa ona soslu mantı yedirirdim satı anadan. hem de çok eğlenirdik. çünkü nası olsa o benim malım ya benim gibi olcak. mesela kokusunu sevmediğim şeyleri yemiycek, artık kafelerin olmazsa olmaz şartı lcd ekrandan izlediği haberlere bok püsürükten yorum yapmıycak, kırk saat şurda ne giysek ay bu çok şıııııkkk, bu bluz şimdi 70 lira ama çok değil zaten ederi bu demiycek, hergün farklı renk aynı tarz çizmeler giymiycek... olm çizme fabrikası mı var lan babanızın. bi de habire borçtan söz ediyolar. o kadar pabucu ben alsam bana da girer o borç noğlacağıdı yiğidim. saç desen millette denenmedik renk skalası kalmamış. ben hala napsam da çoğaltsam saçlarımı diye kukumav gibi düşünüyorum, millet renklere takla attırmış. hayır bi de anasını satıyım ne kadar kilolu olsa da millet belleri ince anacım nası bi bünyeniz var olm. o bacağa verdiğin kiloyu azcık beline can simidi yapsana benim de içim rahat olsun uzaylı gibi hissetmeyeyim kendimi..

bence biz aslında çocukken sahip olduumuz oyuncaklarız. cinsiyetin toplumsallaşması bık bık demiycem, kıza bebeğe oğlana arabaya karşıyım boyutunda değilim şimdi çok daha sığım, memnunum. şimdi çocukken hangi oyuncağa sahipsen ona benziyosun. misal benim hiç barbie bebeğim olmadı. bırak olmasını varlığından bile haberdar değildim, belki haberim olsaydı mızlardım ama biz küçükken ablamla hiç mızmızlamazdık onu al şunu al bana diye. ben belli yaştan sonra başladım bu mızmızlık işine. haliyle o yaştan sonra da kimse işimi halletmedi anamm bu mızmızlıyo vah tüh üzülmesin demedi. neyse efendim ben küçükken barbie bebekle oynasaydım belim ince olcaktı benim. valla. şu anda hiçbişeye bu kadar çok inanmıyorum. misal tahtasızın küçükken sindy bebeği vardı. pembe bi valizi vardı yolculuklu bi sindiydi, hani bi de konseptleri oluyo ya. mutteşem bi elbisesi vardı onun bugün olsun bugün aynen hayran kalır saçlarını tararım. ve bu bebeğin sonucunda tahtasızın beli ince, burdan teşhir ediyorum. ama benim neyim vardı? bildiin fatoş et bebek. beli bırak anam daha bebek formatından kurtulamamış bebek. beli geçtim, bel düz bile inmez o bebeklerde göbekte kavis yapar aynı şu anda kimin göbeğine benzediğini söylememe bilmem gerek var mı? bi de bu bebeği ben saçlarından tutup sürüklermişim saçlarını kopara kopara. aha işte benim üç tel saçım, cindiyli tahtasızın gür ve uzun saçları başka nası açıklanabilir? birlitke yemeğe gitmek için çocuk doğurduğumda ona çok kritik oyuncaklar seçmem lazım günlük. bi kere kesin saçları çok güzel olmalı, belinin ince olması unutulmamalı. gerçi şimdi oyuncakçıya gittiğimde et bebeklerin önünde yalana yalana duruyorum ama çocuğumun geleceği için kendimden fedakarlık yapmam lazım.

bi de ben hiç bu bahsettiğim oyuncak bebeği hatırlamıyorum. demek ki çok küçükmüşüm annem onu attığında. annem attığında diyorum çünkü kesin o atmıştır bebeği, bi hatırladıım adı ferdaydı bebeğin kim koyduysa artık ama yüzünü zırnık hatırlamıyorum. bi de iki tane lepiska saçlı örgü bebeğimiz vardı ablamla, annem yapmış yurttayken bi de örgü horoz, onlarla ilk oturduumuz evin ara ara mahallenin lağım kokusunu püskürttüğü mutfak balkonunda evcilik oynardık. yazık lan bize, oyuncaklara bak. hatırlıyom bebeğin saçlarını, sarı orlon ipten, ıslak halde ağzına alsan dişlerin gıcır gıcır eder için gider. sonra senin saçların niye böyle paçoz gibi. ya ne olcaktı sırma saç mı? sonra annem hepsini attı onların ya. bu kadını engellemek mümkün değil. sürekli babam şikayet ederdi benim kitaplarımı atıyo diye. anam ne komik geliyo düşününce. şimdi benim babam akademikus. haliyle adamın bin ton kitabı var şimdi tek tük kalsa da malum sebepten. ama annem kitapları gördükçe sinir sistemi ayaklanıyo. kadın sen ara ara farkettirmeden adamın kitapları telef etti. o zaman sobalıydı evimiz ya banyo sobasında yakardı onları ya da sarıcakaya da oturan dayıma gönderirdi ilerleyen yıllarda. şimdi babam kızdıkça ben yapmadım diyo ama o kadar inanarak söylüyoki annemin de yapmadığını düşündüğüne inanıyorum ben. ama dün gibi hatırlıyorum. hatta babamın 70lerin sonlarında lisede okurken süper bi fizik hocasından tuttuğu notların defteri vardı ki anam onu yakmış babamın hala içi parçalanır anlatırken. yazık lan adama. annemin taarruzu ama sadece babamın kitaplarına değil, bizim eşyalarımızdan ananemin evindeki limonluğa kadar herşeye yöneliktir. lisede össye hazırlanırken ben benim notlarımı atmıştı çöpe çöpten toplamıştım, bi altı ay önce sayesinde geri dönüşümden topladıım şeyler de oldu yağmur altında. bu da bir nevi hastalık bence. çöp ev yapanlarınki hastalık da anneminki diil mi? ama bana en çok koyan bir ay önce normalde sığamadığım ama az zayıfladım umuduyla sığacağımı düşündüğüm kotumu aramamla başladı. arıyorum yok arıyorum yok. kadın meğer başka bir kotumla birlikte onu ananeme göndermiş, yaksın ya da atsın diye. neymiş yırtıkmış eskiymiş. sana ne annem sana ne? hayır bu kararı nası veriyo anlamıyorum, bu kitap ömere yaramaz, bu kotun dizi yırtılmış giyilmez.. babamın kitapların hazin sonu benim kotları da bulmuş, ananemle yaşayan dayım onunla sobayı tutuşturmuş. bir hafta küs kaldık kendisiyle. ben biraz bağrındım ağladım ama ne fayda. yapıcak bişey yok. bu da bi hastalık inanıyorum. ankarada starbuckstan aldığım termos da yok misal evde. anneme soruyorum attın mı, niye atayım adın çıkacağına canın çıksın diyor. be madem atmadıysan termosun poşeti ne ara çöp poşeti olmuş balkonda. sen atmadın ama çöp poşeti yapmışsın annem poşeti? ben içindekinin failini meçhul mü kabul edeyim şimdi her şey bu kadar aleniyken.

ulan yaz yaz daha 20 dakka geçmiş,öğle arası 2 saat. yalnızlığımı yanıma alıp yemeğe gitcem şimdi. yemek yemek bile mutlu etmiyo artık, orda burda yazdıklarım değil esasında mutsuzluğumun başka bir kaynağı var. çözülmeyecek bir kaynak. neyse. onu bunu geçtim, bi gün çocuğum olursa onu üzen herşeyi yıkıp geçicem yemin ederim. dua etsin dünya sakın bu doğurmasın diye..

30 Kasım 2009 Pazartesi

ahmet uluçay


oyyy diye ağıt yakasım var. ahmet uluçay öldü. oyy dedim. içim cız etti. yaş süzdüm.

bir iki kere telefonda konuşmuştum geçen sene. köy odasında maketlerle çektiği görüntüsü kötü katmanı bol kısa filmleri üzerine konuşabilmek için. görüntüleri, filmleri, yönetmenliği bahane, azmini anlamak, pay çıkarmak için. belki biraz özdeşirim diye. yanınıza gelsem diye sordum gel tabi dedi. köye özgü, toprağa yakın, kırılmadan nazlanmadan, büyükbabam gibi konuşarak. kısa, katı ama öz. büyükbabamın gününde... emetin bir köyü. gitmedim.

ahmet uluçay öldü. çok pis ağlayasım var.. 

20 Kasım 2009 Cuma

doğnuzlar

sevgili günlük,

iki gündür okuldaki hocaların anam hasta görünüyosun demesiyle kendimi zorla hasta hissetmekteyim. dün k.h. hocanın dersten sonra eve git hemen dinlen çok solgun görünüyosun demecinden sonra (tabiiki gittim eve, kaçırırmıyım böyle bi fırsatı, eve giderken hep hastamıyım ulan acaba, yok lan değilim diye düşünüp düşünüp kendimi dinlemeye çalıştım ama eşşek gibiydim maşşş. bişeyim yoktu) bugün de i.h. hocanın beni görür görmez hasta mısın çok solgun görünüyosun sorusuyla karşılaştım. anam dedim hastamıyım la acaba da benim haberim yok? domuz mu oldum anassatiim. bir miktar muhabbet ettik i. h. hocayla, ki kendisi en değer verdiğim insan olur bu okulda, o kadar azmış ki derse gelen öğrenci sayısı, mediko dolmuş taşmış o yüzden tatil bizim okul haftaya, ama i.h. hocanın alaylı deyişiyle 'bize bir şey olmadığı için' sadece öğrenciler gelmeyecek. biz burdayız. şu olay sars da % 96 oranında geçirip atlatan kurtulan insan varmış, araştırma yapmış bizim çucuklar o zaman biz %4le niye korkup korkup durduk. vallaha da ortaçağda yaşamak istiyorum ben, ne tv. ne gazete. gerçi o zaman da işim olmazdı ama ben de odunculukla geçinirdim ne var.

orta 2 de, 29 ekim yürüyüşü için pezevenk bedenci bizi valiliğin önüne dikmişti. benim bedencilerle anılarım var ya sevgili günlük burdan köye yol olur. hiçbirimizin üzerinde kaban, mont vb. yoktu, sadece ceket içinde de cıbıl gömleğimiz vardı. titriyoduk ve pezo bedenci ah adını hatırlasam da yazsam buraya tükürük azmanını, bağıra bağıra türk öğrencisi üşümez diye bize kızıp durmuştu. tiril tiril valiyi bekleyip burnumuzda donmuş sümüklerle önünden geçmiştik.bilemedim şimdi bunu niye yazdım. sanırım korkmaktayım doğnuz gribinden, istiyorumki okul tatil olsun ya da kimse gelmesin bi ben geliyim okula ona varım eheh. 

p.s.: abicim şu toplu taşıma ülkeye ne zaman girdi bilmiyorum ama bi adım yol gidememişmiyiz ya. her gün otobüste en az bi kere yüzüme öksüren insan evlatları grip mrip geçtim onu ne zaman öğrenceniz la elinizi ağzınıza kapamayı. 

15 Kasım 2009 Pazar

figli di madre ignota "spaghetti balkan”



demincek konserinden geldim(k) bu gurubun. dışarısı buzdan beter soğuk, karayolları gaza gelmiş çevre yolu genişletirken, tepebaşı köprüsünün anasını ağlatmış tramvaylar çalışmıyor.. süper bir konser izledim biletleri satışa sürülür sürülmez tükenen eskişehir festivali kapsamında. sahne performansı mı diyolar mirim ne diyolar şahaneydi, yüzümde hep bi aptal gülümsemeyle takip ettim konseri. grup italyan bir grupmuş, nasıl ve neden inandırdıysam kendimi romanyalı olduklarına grup adındaki spagettiden bile çakmadım mal gibi. biri bas olmak üzere üç gitar, bir davul, trombondan saksafona dilediklerini çalan üç tane fes ve şalvar giymiş üflemeci ve süper eğlenceli/komik oynayan solist iki saat boyunca anadolunun spor salonunda çaldılar durdular. grubun adı da italyanca'da annesi bilinmeyen çocuk için kullanılan bir terimmiş, renkli ve çeşitli bir müzik yaptıkları için böyle bir isim seçmişler. acaip keyifliyfi. zıp zıp zıp zıp. ah tahta olacaktı ki yanımda..

konserden çıkışta da grubun ürünlerini koymuşlar bir standa, cdler 20 liraydı gözümde parladı kaymeler, dedim myspace varken şu maddi durumda almak ayıp. ama iki lira olan posterlerinden kapmadım değil. ahada tepedeki gibi poster (bulmada emeği geçenlerin emeklerine/ellerine sağlık).

grubun internet adresi: http://www.figlidimadreignota.it/

grubun myspace adresi:
http://www.myspace.com/figlidimadreignota

youtubea girebilenler için bir de şarkı örneği; (ki hepsi birbirinden güzel):
http://www.youtube.com/watch?v=teDFUbf0-Rw (buraya video eklemeyi, embed midir nedir, beceremedim)



13 Kasım 2009 Cuma

Sosyologlar Teknik Hizmetler Sınıfı Kapsamına Alınmalı

"Bugün kamuda görev yapan sosyologlar çelişkili olarak GİH sınıfında değerlendirildiğinden özlük hakları ve mali haklar yönüyle kayıplarla karşı karşıya kalmaktadır. Kamu personel sistemindeki hizmet sınıfı kriterleri dikkate alındığında sosyologların GİH sınıfında değerlendirilmesinin bir çelişki olduğu açık bir şekilde göstermektedir. Sosyolojiye yakın olan bölümler olarak nitelendirilebilecek Psikoloji, Sosyal Hizmet gibi bölümlerden mezun olanların kamuda Sağlık Hizmetleri Sınıfında(SHS), Antropoloji,Ekonomi, İstatatistik ve Etnoloji mezunlarının Teknik Hizmetler Sınıfında(THS) görev aldığı gerçeği karşısında Sosyologların Genel İdare Hizmetleri Sınıfı kapsamına alınması daha da anlamsız hale gelmektedir. . İŞ-KUR’un mesleklerle ilgili yaptığı görev tanımları da sosyologların GİH kapsamında değerlendirilmesini anlamsız kılmaktadır.Söz konusu tanımlardan bir kaçına örnek vermek gerekirse 


-“Antropolog;(THS) Çeşitli insan topluluklarının yaşam biçimlerini,kültürlerinin oluşumunu, gelişimini, değişimini ve kültürlerarası etkileşimi inceleyen kişidir.”

-“Etnolog;(THS) Geçmişten günümüze intikal eden kültür değerlerinin oluşumunu, gelişmesini yayılış ve farklılaşmalarını, aralarındaki bağlantıları, birbirleri ile temasları ve etkileşimlerini inceleyen, insanlığın kültür tarihini aydınlatmaya çalışan nitelikli kişidir.”

-“Ekonomist (THS) Ekonomik problemlere çözüm getirmek amacıyla ekonomik prensipleri uygulayan ve araştırma çalışmalarını yürüten kişidir.” 

-”İstatistikçi; (THS) Toplumsal, ekonomik, kültürel, bilimsel olgu ve olaylarla ilgili bilgileri derleyen, derlemiş olduğu bilgileri istatistik tekniklerini kullanarak yorumlayan ve sayısal olarak ifade eden, karar vericiye öneriler sunan kişidir.”

-“Sosyal Çalışmacı; (SHS) Mesleki bilgi ve becerisi ile toplumun yapısında veya toplumu oluşturan insanları rahatsız eden, sosyal problemleri tespit ederek, getireceği önerilerle etkisiz hale getiren kişidir.”

-“Sosyal Hizmet Uzmanı; (SHS)Toplumsal / sosyal değişmeleri inceleyen, bireyleri, grupları ve toplulukları güçlendiren, özgürleştiren, iyilik hallerini geliştiren, bir dinamik unsur olarak görüp değerlendiren ve bu yönüyle insan davranışı ve sosyal sistem teorilerinden yararlanarak çalışmalarda bulunan kişidir"

-"Psikolog; (SHS) İnsan ve hayvan davranışlarını, zihinsel süreçlerini, yapı ve süreçlerini, gözlem ve deney gibi bilimsel yöntemleri kullanarak inceleyen, davranış bozukluklarının ve gelişim sorunlarının teşhis ve tedavisi yönünde faaliyetlerde bulunan kişidir.

-“Sosyolog; (GİH) İnsan toplulukları ve toplumsal kurumların kökeni, gelişmesi, işlevi ve birbirleriyle ilişkileri, bu ilişkileri belirleyen ilke ve kurallar ile toplumsal sorunlar ve çözüm yolları konularında araştırmalar yapan, araştırma sonucunda edinilen bulguları yorumlayan ve önerilerde bulunan kişidir.” 

Tanımlarına yer verilmiştir. Tanımlar birlikte değerlendirildiğinde sosyologların GİH kapsamında değerlendirilmesinin anlamsız olduğu ve kendilerine en uygun olan hizmet sınıfının Teknik Hizmetler Sınıfı (THS) olduğu tartışmasızdır."


09 Kasım 2009 Pazartesi

şimdi sen kalkıp gidiyorsun. git. 
gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. gitsinler. 
oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin 
oysa allah bilir bugün iyi uyanmıştık 
sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı 
bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü 
bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti 
yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz 
sanki hiç olmamıştı 

oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu 
şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar 
şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların 
öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek 
ki Karakoy köprüsüne yağmur yağarken 
bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti 
çünkü iki kişiydik 

oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya 
bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız 
seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu 
iki kere öpeyim desem üçün boynu bükük 
yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde 
memelerin vardı memelerin kahramandı sonra 
sonrası iyilik güzellik.

cemal süreya